ARİFE  KALENDER

“İnsan yaşadığı yere benzer

o yerin suyuna, o yerin toprağına benzer

Suyunda yüzen balığa

Toprağını iten çiçeğe

Dağlarının, tepelerinin dumanlı eğimine

Konyanın beyaz

Antebin kırmızı düzlüğüne benzer…….”

Edip Cansever’in “Mendilimde kan sesleri” adlı bu şiiri, insanın yaşadığı yere uyumunu, ondan bir parça oluşunu ne güzel özetler…

İnsanoğlunun yerleşik düzene geçmesinden günümüze kadar  ‘yerleşim yeri’nin özellik ve güzellikleri ana tema olarak herkesi (ekonomik, siyasi, estetik) ilgilendirmiştir. Bir yandan havasını soluyup, suyunu içtiği, doyduğu ve ürediği toprakları tanımaya çalışan insan, zaman içinde onu yaşam pratiğine ve kendi estetiğine göre de biçimlendirmeye çalışmıştır.

Mağaralardan bugünkü gökdelenlere; toprak altı, toprak üstü, su yüzü  sitelere gelinceye dek nice krallıklar kurulmuş, nice kıyım ve kıranlar yaşanmış, saltanatlar bitmiş…Yerin talanıyla ‘yerin sahibi’ olma hırsı; kaç ırkın, kaç kuşağın sonunu getirmiştir. İnsanın doğayla bire bir iletişim yeri yaşadıkları topraklardır. İnsan-doğa beraberliğinde “yurt” ve “soy” kavramları birleşince ‘yer’e bağlılık kaçınılmazdır…Bitkisini, böceğini, kuşunu üretip, yaşama katan toprak; üstünde yaşadığı insanı da biçimlendirir. Doğasının yapısal özelliklerine göre insanı yaşam hakkında düşünmeye zorlar, araştırmaya iter, çalıştırır, koşturur…

Yurdumuza genel olarak bakacak olursak; her coğrafi bölgenin insanı farklıdır ve doğasının izlerini taşır. İnsanların fiziksel özellikleri kadar, alışkanlıklarını ve beslenme biçimlerini de üstünde yaşadıkları toprak belirler. Örneğin; Malatya’da buğday üretimi nedeniyle, bulgurun yaklaşık kırk çeşit yemeği yapılırken, hamsili ekmek bilinmez. Trabzonlu da kara iklimine özgü yiyecekleri tanımaz. Bir bölgenin insanı sarışın uzun boylu iken, başka yörenin insanı esmer ve kısa boylu olabilir. Yaşadığımız yer bizleri bedensel olarak da düşünsel olarak da farklı farklı etkiler. Zonguldak’da Karabük’te yetişen bir çocuk “grev” sözcüğünü erken öğrenir, emeği ve ücreti sorgular. Tütün yetiştiren bir çiftçi tarım politikasından haberdardır. Turistik bir bölgenin pansiyon işletmecisi konaklama ücretlerinden, ağırlama biçimine kadar çok şey öğrenir. Dağdaki çoban hava tahmin raporları verecek kadar rüzgar türlerini bilir. Balıkçılar hangi ayda hangi balığın geleceğini, balık tüketme biçimlerini, fiyatları takip eder…Örnekleri artırdıkça, insanın doğayla, yaşadığı yerle ve o yerin ürünleriyle ilişkisinin hayati önem taşıdığı görülür…

Doğu Karadeniz’de, her evin bahçesinde mezarlıklarının olması doğa, insan ilişkisine ilginç bir örnektir. Her tepenin bir evi, evin bahçesinde mezarları var. Bir dönüm düzlüğü olmayan, seyrek ve ırak yerleşimli bu bölgede insanlar; yol ve zaman koşulları nedeniyle  ölen yakınlarını bahçelerine gömüyorlar. Yaşamla ölüm dağın tepesinde, uçurumun kıyısında, yıldırımın aydınlattığı ormanların derininde yan yana…Yine aynı bölgenin müziğini ele alacak olursak; her an dikkatli ve hareketli yaşamak zorunda kalan insanların kıpır kıpırlığı, ele avuca sığmazlığı hamsiye benzer, atmacaya benzer, kara yemişe, karalahanaya, kara üzüme, kara buruna, kara denize benzer…Sisli dağların, kükreyen denizin arasında, korkulardan gülmece yaratmaları da yine aynı coğrafyanın etkileridir…

Ege zeybeklerinin ağırlığı, Artvin oyunlarının çevikliği, halaylar ve yöre müzikleri; içinde yaşanılan doğanın rüzgarından, ırmağından, bitki örtüsünden özellikler taşır.Yurdumuzun kültürel varlığında; zengin doğasının etkisi  bilinen bir gerçektir. Nice kıyımlardan, kırım ve savaşlardan geri kalmış, kısır ve kinli toprağın yoksul çocuklarının çileli ve ‘aman aman’lı türküleri, dinmeyen ağıtları, gülmesi az aşkları, mahpus ve zulüm hikayeleri, doğayla insanın hışmından ve zulmünden kaynaklanır.

Coğrafya insanı etkileyip yönlendirirken; insan da içinde yaşadığı ortamı değiştirme arzusu göstermiştir her zaman. Mağaradan evlere geçiş, paranın hayata girmesi, evlerin şatolara, saraylara dönüşmesi, teknolojinin dar alanlarda insan dünyasını kuşatması, “kent” ve “yaşam” kavramlarının değişmesi; günümüzde binlerce konuyu birbirine bağlamaktadır. Büyük kentlerdeki “evsizlik” durumu; insanı ruhsal olarak “yurtsuzluk” duygusuna yakınlaştırırken, bireylerin yaşama ve yaşadığı yere ilgisizliğini de getirmektedir. “Ait olma” konumunu yaşayamayan insanın  iğretiliği, yabancılaşması insan ilişkilerine yansır. İşlenen suçlarda bile “yer” konusunun etkileri görülebilir.

İnsan bir taraftan içinde yaşadığı doğayı tanıyıp, onu biçimlendirmeye çalışırken; bir taraftan da ona öykünerek, sanat aracılığı ile ölümsüzleştirmiştir.. Ressamlar, şairler, müzisyenler, çevrelerinden kendilerine yansıyanları renklendirmiş, söylemiş ve seslendirmiş… Türkülerdeki, şiirlerdeki, öyküler ve romanlardaki, destan ve tablolardaki yer adları saymakla bitmez…Bir kentin yeniden yaşatılması ancak sanat sayesinde olabilir.

“Kent” kavramı yalnızca insanların oturduğu bir mekanı belirlemez. Kent bir yaşam biçimi olduğu kadar, dünyanın tümünü de kapsayabilir. Ayrıca her insanı bile bir kent olarak düşünmek mümkün. Kimileri uçsuz bucaksız, kimileri dar, kimileri küçük, kimileri eski, kimileri yeni…Bu insanların sıfatlarını koyan da içinde yaşadığı kentlerdir. Darlık, genişlik, eskilik, yenilik…Bunların tümünü içinde yaşadığımız yer belirliyor. O yerin inanışları, gelenek ve görenekleri, ekonomik yapısı, eğitim ve iletişim kurumları, tarihsel geçmişi ve dünyayla bağlantısı…

“Zaman” ve “Mekan” kavramı sanatın en eski iki ana teması olmuştur. “Biz eskiden seninle/ İstasyonları dolaşırdık bir bir/ O zamanlar Malatya kokardı istasyonlar/ Nazilli kokardı/ Ve yağmurdan ıslandıkça Edirne postası/ Kıl gibi ince İstanbul yağmurunun altında/ Esmer bir kadın sevmiş gibi olurdun sen/…/Ve sana Ahmet Abi/ Uzaktan uzaktan domates peynir keserdi sanki/ Sofranı kurardı” diyen Cansever: “Gülemiyorsun ya, gülmek/ Bir halk gülüyorsa gülmektir/ Ne kadar benziyoruz Türkiye’ye Ahmet Abi” dizeleriyle, insanın sadece yaşadığı kente değil, yaşadığı ülkeye de benzediğini özetler…

Kentin eş anlamlısı gibi görünse de, şehir sözcüğünü hep ayırmışımdır. Şehir sözcüğünde insanın evrimini, insanın varlığını duyumsarken; kent’de daha kurgusal, ya dönemini yitirmiş bir görüntü sezerim, veya mimari bir söylem!  İki sözcük de yetersiz gelir. Çünkü kent de dense, şehir de dense; bir gurup insanın belli bir yerde yaşaması değildir durum.  Kentler katı bir nesne veya eşya değildir. Tam tersine esneyebilen, büyüyüp küçülen, güzelleşip çirkinleşen, hastalanıp ölen, iyileşip eskisinden daha sağlıklı olan; yani yaşayan bir olgudur. Canı ve hayatı vardır. Kentin canına ve hayatına göre; içinde yaşayanlar da aynı renkte görünürler. İçinde yaşayan her şeye kendi canından, kanından, ruhundan verir. Onları kendisiyle besler ve sonuçta her şey kentin rengini alır. Bu yüzden kentleri “ana rahmi” olarak nitelendirmek yanlış olmaz.

Kentler insanların tenidir. Dışarıdan gelen her baskı, her darbe iç kanama olarak bizlere geri döner. Kentin sağlam alt yapısı, güvenliği, kültürel durumu iç yaşamların sağlığını belirler. Koruyucu özelliğinin yanında, saklayıcı ve sağaltıcı oluşu kentin öznel yapısına bağlıdır. Yönetimlerin ilgilenmediği, bozulanı onarmadığı, eskinin yerine yeni ve güzel olanı koymadığı, insan çoğunluğunun yararını gözetmediği, doğayı korumadığı yerde, kentler çöker ve kent olma özelliğini yitirir.

Kent yaşamı, doğayı ve hayatı rahatsız etmeden, insanların bir arada kendi koydukları insani kurallarla yaşayabilmesidir. Doğa ve yaşam incelik ister, sevgi ve emek ister. İyi bakılmayan bir ten, nasıl çabucak eskir ve kırışırsa, kentlerin bakımsızlığı da aynıdır. İlk dar alan yüreğimizdir. Yüreğimizi evlerimiz ferahlatır. O yetmezse sokaklar, mahalleler. Mahalle yetmezse şehirler, o da yetmezse ülke…İçten dışa doğru halka halka genişleyen dünyamızda dış çeperler ne denli aydınlık ve estetikse, bireylerin yaşamları da o oranda güzelleşir…

Kentler, tüm sanat dallarında sezinlenir, duyumsanır, görülür ama özellikle edebiyattaki yansıması daha fazladır. Yaşadığı veya etkilendiği şehri dizelerine taşımayan şair yok gibidir. Şiirimizin ustalarında Türkiye’nin şehirlerini, şehirlerin semt ve mahallelerini görmek şaşırtıcı olamaz. Çünkü şiirin beslendiği damarlardan birisi de şairin yaşadığı yerdir. Şair içerden aldığını, o toprağın dili aracılığıyla dışarıya taşır. Doğum yerleri ve çocukluk döneminin geçtiği topraklar, tüm sanatçılar için hep başvuru ocağı olmuştur…Bu başvurularda, bu gidiş gelişlerde dekor olan kent, aynı zamanda imgelerin uç verdiği odaklardır.

Benim için doğduğum yer olan Malatya, doğası ve insanıyla şiirlerimi beslemeye devam ediyor. Yaşadığım  İstanbul ise, ömrüm gibi durmadan değişmekte…Kendimi iki ruh, iki beden gibi duyumsamam Malatya ve İstanbul yüzündendir. Çocukluğum, genç kızlığım, ilklerim ve ilkelerimin başlangıç yeri Beydağları arasında, Fırat kıyısında…Mesleğim, anne oluşum, ilk evim, düşlerim ve düş kırıklıklarım, yaşama bakışım, şairliğim, yaşlanmam ise bu insan yutan ‘Yedi Tepeli Şehir’de…Durmadan değişen bu şehr-i İstanbul, yaşayanlara güven vermez. Güvensiz kentin insanları da kendisine benzer. Her an aldatabilir, her durum yalancıdır. Geleni avlar, sömürür, satar. Ama bir kez insan; boğaz kıyısında denize eflatunlarını düşürmüş erguvan ağaçlarını görmeye görsün. Bir kez “evvel zaman” saraylarını, köşklerden taşan musikiyi, çamların çınarların yeşilliğini,yosun kokusuyla kaplı yolları, kurulan ve çöken saltanatı, Beyoğlu’nu, hanları hamamları, çatılara konan martıları, karabatakları, kanlı pazarları, sıkıyönetim günlerini, mahpusları, idamları, grevleri, ekmek parasını, etini satanları,yaşanan veya ulaşılmayan aşkları ve daha nice nice şeyleri birbiri ardına düşündükçe; bu kentin ‘ kirli cazibesi’  ortaya çıkar…

“Kentlerin Rengi” başlıklı şiirimde Malatya için; soğukluğundan ve  çabuk kirlenmesin den dolayı “Buz beyazı”, İstanbul içinse “erguvan rengi” demiştim. Başka şaire göre Zonguldak “zifin”, Artvin “vargit” çiçeği olabilir. Hangimize nasıl ve ne renkte görünürse görünsün, kentlerin kokusu, biçimi, rengi farklıdır ve bu renk, biçim, koku yaşayan insanlara siner…Kentin yoksulluğu, varsıllığı insanların bakışlarından, oturuşlarından yansır. Gelişmemiş kentlerin insanlarındaki çekingenlik, korku ve kaygı büyük kentlerde değişir…Kentlerin iç disiplini ve dinamiği değiştikçe yaşam da değişir ve kendisine yeni alanlar arar. İşsizliğin, yoksulluğun, baskı ve zulümlerin sonucu yerinden ayrılan insanların  büyük kentlere göçü ve varoşların artması; hem boşaltılan hem de dolan şehirlerde yaşamı değiştiren bir olgu olmuştur.

Kentler ufuk çizgilerimizdir. En sona, en ileriye bakma noktamız, onun sınırlarına göre ayarlanır. Yaşadığı köyden, ilçeden, şehirden başka bir yer görmeden, doğduğu yerde  ölen binlerce insanı düşünürsek; kentlerin hayat üzerindeki varlığı, kapsama alanı daha çok görülecektir.

Doğa, yeryüzündeki her şehre onu simgeleyen, onu tanıtan bir ürün sunmuştur çoğu kez. Kimisine bir dağ, kimisine bir nehir, kimine meyve, kimisine bir sanatçı, kimisine bilim adamı, kimisine maden, kimisine  ağaç, kuş, taş…Tüm bu simgeler insanı işaret eder, insana yönlendirir…

Kentler kendi içlerinde sakin, suskun ve kapalı görünseler de, mahallede, avlular gerisinde, balkonlarda, çatı altlarında, oda içlerinde; yerinde durmayan bir hayatı taşır. Bu hayatın zaman içinde ne yana kayacağı, neler taşıyacağı  çoğu kez bilinmez. “Sır yok” der gibidir şehrin yolları. Her şey ortada, her şey açık…Zamandır sırrı saklayan. Evlerin, yolların üstünü ince bir tül tabakasıyla örtüp, yaşamın günlük telaşı içinde insanı umuda bırakan…Kentlerin sırrını sanatçılar çözer. Bir yerdeki bir hayatı, bir rengi, kokuyu, sesi ancak sanat yenileyebilir. Kentlerden yaşam, yaşamdan sanat ayrılamaz… Kentleri ve yaşamları güzelleştirenlere selam olsun diyerek…

 

YAZARLAR