“İstanbul’daki pikniğe gittiğimizde köylülerimizin köy hasretlerini giderecek bir şeyler aradıklarının farkına vardık. Gözleri ne kebapta ne de diğerşeylerdeydi. Kurulmuş bir çatma ve yayık, bir de ekmek tahtası ile sacındaydı. Dönüp dolaştığımız yer ya onun başı ya da yakınıydı. Yapılan yufka ekmeklerini kuzu eti lezzetinde ve bir honcu iştahıyla yedik. Biraz ilerleyince çocukluk ya da gençlik arkadaşlarını bulmuş anılarını birbirlerine, unuttukları yerleri en ince ayrıntılarına kadar hatırlatarak tekrardan paylaşan, hasret gideren insanlar bulduk karşımızda. Belli ki mutluluğun en güzelini yaşıyorlardı, paylaşıyorlardı.

İstanbul’daki pikniğe gittiğimizde köylülerimizin köy hasretlerini giderecek bir şeyler aradıklarının farkına vardık. Gözleri ne kebapta ne de diğer şeylerdeydi. Kurulmuş bir çatma ve yayık, bir de ekmek tahtası ile sacındaydı. Dönüp dolaştığımız yer ya onun başı ya da yakınıydı. Yapılan yufka ekmeklerini kuzu eti lezzetinde ve bir honcu iştahıyla yedik. Biraz ilerleyince çocukluk ya da gençlik arkadaşlarını bulmuş anılarını birbirlerine, unuttukları yerleri en ince ayrıntılarına kadar hatırlatarak tekrardan paylaşan, hasret gideren insanlar bulduk karşımızda. Belli ki mutluluğun en güzelini yaşıyorlardı, paylaşıyorlardı.

Ben de belleklerimden silinmemiş aksine derin bir çizgiyle yer etmiş o yoğun duygularımdan birini sizlerle paylaşmak istedim. Köyde kaldığım süre içerisinde en sıkıntılı anlarımı ve anılarımı orada yaşadığımı zannederdim. Şimdi ise belleğimde kalan sıkıntı zannederek yaşadığım şeyleri arasam da bulamıyorum. Aynen Hakan’ın bir zaman biçer döver, traktör yaptığı oyuncak taşları şimdi arayıp ta bulamadığı gibi. Işıkları önce loş lamba ve gaz kokan odalarda aradık. Sonra yemeğin ateşinin verdiği yarı aydınlanıp yarı sönen ocak başlarında. Bulgur tereyağının kokularını taa uzaklardan alarak koştuk sofra başlarına.

Baharda bahçelere bir heyecanla hiç dönmeyecekmiş gibi taşınır, zamanla değişiklik olsun diye köye gelir özlemimizi giderir bir hüzünle ve sıkıntıyla bahçeye dönerdik. Bu sıkıntı zannettiğimiz zamanlar ise duygularımızın doruk noktalarıymış meğer.

Babamın köydeki işleri bayağı geç biterdi. Alaca karanlıkta köyün evine gider dağınık ve yoğurt kokan bulaşık kapları heybeye yerleştirir bir heyecanla eşeği ahırında bulur ve palanını bir çırpıda takardık. Bizim bahçeye gitme heyecanımız gibi eşeğin de ahırdan bir an önce dışarı çıkma gayretini görürdük. Kapı yarı aralandı mı o aralıktan eşek kendini dışarı atmaya çalışırdı. Bazen zar zor taktığımız palanı kapı arasında bırakarak tüm çıplaklığıyla posnakta ağnardı (debelenirdi). Tekrar palan takmak o sırada en zora giden işlerdendi. Eşeğe palanı taktıktan sonra kimimiz heybeyi eşeğin üzerine atar, kimimizde kapıyı kilitlemenin telaşı içerisinde olurduk. Son defa alacakaranlıktaki evlere bir hüzün dolu bakış fırlatır bahçenin yolunu tutardık. İlkokulun civarında Kamber dayının köpeğinin havlaması ve yalancı saldırılarıyla karşılaşırdık. Çırçıra doğru yol alırken köpek, koyun, inek sesleri de derinden gelircesine uzaklaşırdı. Perde aralarından sızan kızıl gaz lamba ışıkları bizlere hoşça kal der gibiydi. Çırçırı geçtikten sonra son defa bir köye bakar ara sıra göze çarpan ışıkları görür ve veda edercesine son bakışlarımızı fırlatırdık. Yavaş yavaş köy de gözden kaybolurdu. Karaağaç’a doğru ilerlerken gayrı yeni bir duyguyla ileri bakar çok uzaklarda Keban’ın parlak ışıklarını seyre dalardık. Gökyüzü, yıldızlar, böcek sesleri, nal sesleri eşliğinde yarı tökezleyerek yola devam ederdik. Bazen anam ve babamın kısa ve alçak sesli konuşmalarına şahit olurduk. Sıcak yaz gününün esen serin yelleri ufaktan ufağa yüzümüzü yalayıp geçerdi. Sap hışırtıları arasında e Ödek’in dere dediğimiz yere yaklaşırdık.Gayrı ara sıra akşamın sessizliğini bozan tek tük insan sesleri kulağımıza ulaşmaya başlardı. Bazen sohbet konuşmaları bazen de uzaktan uzağa çoban ve çıngırak sesleri. Evlere doğru yaklaştığımızda ayak seslerimizi hisseden köpeklerin tek tük havlamaları duyulurdu. Bu evlerin önünden tilki sessizliğinde geçer, Ödek’teki evlere doğru yol alırdık. Orada ise çocuk sesleri diğer sesleri bastırırdı. Köpekler bizlerin farkına varmadıysa oradan da sessizce uzaklaşır bahçe evlerinin göründüğü tepeye doğru ilerlerdik. Tepeden geniş alana serpiştirilmiş evlerinin ışıkları meşale edasıyla bizleri selamlardı. Doğuya doğru baktığımızda ise Çılloğların yarı yanıp yarı sönen hafif ışıkları. Gecenin sessizliğini bozarak, uzaklardan geçen ve yavaş yavaş ilerleyen traktör, ışığını bir o tarafa çarpar ,bir bu tarafa. Tepeye vardığımızda sap kokusuyla beraber hafif hafif esen yelin ferahlığını hissederdik. Bu ferahlığın verdiği hafif uyku yavaş yavaş gözümüzden akmaya başlardı. Eve yaklaştığımızda eşeğin sesiyle herkes geldiğimizin farkına varır ve anam, babamın etrafını sarardı. Yemekler ısıtılır bahçeden toplanmış taze maydanoz ve soğanı yeşillik kokan sofrada bir iştahla yerdik. Dama serilmiş yataklara en önce ulaşmak çok önemliydi. Dama en önce çıkan kişi hangi yatağa girerse o yatak onun olurdu. O bakımdan acele etmek lazımdı. Sıcak günde serin yatağa girmenin hazzı da bambaşkaydı. Uyumadan önce aşağıda pişen sıcak sütün kokuları bacadan damı sarardı. İnek tasında pişen süt diğer taslara itirazlarla paylaştırılır, üflenerek ve yarı ağzı yakarak içilirdi. Bir müddet sonra dama bir sessizlik hakim olur baykuş kurbağa sesleri arasında derin bir uykuya dalınırdı. Zavallı anam, babam akşama kadar çalışmanın verdiği yorgunluğu unuturlar mıydı bilemem ama köyden bahçeye bir akşam yolculuğumuz ve bahçede bir akşamımız böyle geçerdi.

Hüseyin Dinçer

YAZARLAR